Eğer bir tualim olsaydı, ilk seni resmederdim sevgilim. Burnun, dudakların, boynun; gözlerin değil. Nasıl olsa o kadar derin bakmaz resimler.
Eğer bir kemanım olsaydı, seni çalardım. Her duyduğumda iyi ki dedirten sesini ama gülüşünü değil. Nasıl olsa o kadar da güzel bir ses çıkaramam kemandan.
Hiç biri yok, yalnız bir kalem var elimde lakin adını yazmaktan öteye gitmiyor o da. Olsun, nasıl olsa mutluluk anlatılmaz yazıyla.

*Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz. - İlhan Berk.

Bana kalırsa devrimciler hep muhalefette kalmalı, hep aykırı olmalı. İktidar kirletiyor.

Denize kıyısı olmayan insanları hiç sevemedim…

İnsan bazen gitmek ister. Biliyorum, ‘eğer gitmek istiyorsan mutsuzsun’ derler.Çekip gitmek ister ama sonra geri dönebileceği bi ev onu hep beklesin de ister. Bazen yanında biri de olsun ister. Elini bırakmayan, güç veren, eğlendiren, beraber ağlayan, gülen… Bazen de yalnızlık ister.


İnsan değişir de bazen. Kışı sever mesela, taparcasına. Sonra kışın ortasında yüzüne güneş dokunur narin elleriyle, yaza aşık olur. Sonra her kar yağdığında kendini suçlu hisseder, kıştan utanır.


Oysa keskin çizgileri sevmez hayat. Bazen gitmek istersin, sonra dönersin. Bazen kışı özlersin, bazen yazı. Ne gerek var bu kadar seçmeye, ayırmaya? Döneceksen gitmen farklılaşır. Kışı severken yazı da bekliyosan mevsim farklılaşır. Yeter ki bırakın güneş yüzünüze vursun…


Bütün mevsimleri seven adamlara/Elbet bir gün dönecek olan kadınlara…

uglyclown:

image

Behzat Ç.: Biz ne yapıyoruz la. Biz ne yapıyoruz bu hayatta. Birileri demiş, sınırları çizmiş, burda yaşıcan demiş. Birileri demiş ki, bu maaşı alıcan demiş, bu okula gidicen demiş. Bunlara karşı çıkmıcan demiş. Amına koyim bunların hepsi, ben söylemeden önce, ben yapmadan önce, birileri tarafından söylenmiş. Ben istemedim ki bunların hiçbirini. 

Read More

uglyclown:

image

…Uyurken ben ona pek sarılmazdım ha. Onun sarılmasını isterdim.
O böyle sarıldığı zaman, beni sevdiğini hissederdim. Bazı akşamlar böyle
hava soğuk olduğu zaman, ben ondan önce yatağa girerdim, öyle üstümü
örterdim ama ayaklarımı örtmezdim lan. Sonra o gelirdi bakardı bana, ilk önce
ayaklarımı örterdi benim. Çok hoşuma giderdi be. Ben böyle numaralar
çekecek adam falan değildim ama, yapıyordum işte.

Bir gün yolda yürüyordum…
Bir şarkı duydum, kalbim acıdı…
Bu kadar…

Kalemi eline alıp iki insanı birbirine götüren yolu bulmaya çalışan biri, tek bir çizgi çizmeyi beklerken karalamayı andıran bir resim çizer. İki insanı birbirine götüren sayısız yol vardır. 

- Dedem bir gün beni tiyatroya götürmüştü ne gereği varsa. Böyle gölgeli, kuklalı bir şeydi, hayal meyal hatırlıyorum. Ben büyülenmişim abi. Perdede kuklalar konuşuyor, oynuyor falan, sorma yani. Pis etkilenmişim. Ne olduysa ondan sonra olmuş. Işıklar yanınca perdenin arkasından bir adam çıkmış ve ben ağlamaya başlamışım

- Eee Boyozcum?

- Eeesi bu işte abi.Tiyatroya gittiğim için kendi hislerimin katili oldum sandım. Sonra düşününce katilin o adam olduğu sonucuna vardım da barıştık hislerimle. Ben ne güzel hayal kurmuşum, gerçeğin ordaki gölgeler olduğunu düşünüp uçmuşum. Ne çıkıyorsun ordan, kal orda, ben de gölgelerle mutlu olayım. Demek ki dedim her perdenin arkasında biri var. Öyle her gördüğüne inanıp bel bağlama. Adamın anasını ağlatır, hislerini katlederler böyle.O gün bugün tiyatroya gitmiyorum işte. Tabiatıma aykırı geliyor.

Konuşsan duyamayacağım sözleri, konuşmadığın için duyuyorum.

"Bütün sokaklar denize çıksın istiyorum.Elimden tut çocuk, tut! Ve gidelim. Kimse bulamasın bizi. Bütün sokaklarımızın sonu deniz.."

Doğduğumda hiçbir şey bilmiyordum. Dilim yoktu, sözüm yoktu, edecek küfrüm, dinleyecek ezgim,söyleyecek nağmem yoktu. Daha kötüsü hepsinin elimden alındığını doğduğum anda anlamış olmamdı. İdrakım bir hayli erken olmuştu. Onların bana öğretmek istedikleriyle benim öğrenmek istediklerim arasında hep bir uçurum vardı.
 Bu benim günahım değildi.
 Doğdum.
 Ve kafamı kaldırıp baktığımda gördüğüm ilk şey bir yazı oldu: 
 ”Cemiyet Mapushanesine hoş geldiniz.” 

Ağladım. Susmam için vurdular. Kıçıma kıçıma ve sertçe. Sonradan öğrendim,yarısı doktordu,yarısı hemşire. Hemşirelerin hepsi birden işaret parmaklarıyla susmamı söylüyorlardı. Oysa ben susmak istemiyordum. Ben susmadıkça onlar daha sert vuruyorlardı. Onlar vurdukça ben ağlıyordum. Kafamı kaldırıp aynı yazıyı yine gördüm:
 ”Cemiyet Mapushanesine hoş geldiniz.”

Doğrusu hiç de hoş bi geliş olmamıştı benim için. Tâ’ca değil de Bö’ce ağladığım içinse bu kıçıma kıçıma sertçe vurmalarının nedeni, bu benim günahım değildi. Ama Tâ sever doktor ve hemşirelerin benim başka türlü ağladığımı görmeleri o an için mümkün değildi.

"Neticede ayrı dünyaların insanlarıyız…"